MAVİ BAYKUŞ
Wednesday, December 21, 2011
yoruldum yahu
kendime acımaktan sıkıldım, uykusuzluktan bunaldım, çaresizlikten daraldım. uçup yokolmak istiyorum bazen. 'kapalıyız' tabelası asıp birkaç günlüğüne dükkanı kapatabilseydim mesela?
Monday, January 17, 2011
Uzun zaman sonra
Uzun zaman sonra ilk kez bu kadar keyifli bir haftasonu geçirdik. Cuma akşamı iş çıkışı Ada'yı kaptığımız gibi Big Chefs'e gittik. Ada'cım baya uyumlu bir tip oldu. Biz yemeğimizi yerken o da elmasını kemirdi ve kitaplarına baktı.
Cumartesi sabahı güzel bir kahvaltı yaptık evde. Sonra Burcu ve Alegra geldiler. Bizim bıdıklarda bir heyecan bir heyecan. Henüz birlikte nasıl oyun oynanır bilmiyorlar ama birbirlerini baya bir taklit edip eğlendiler. Mesela Alegra boş oyuncak kutusunun içine oturdu, bir de baktık iki dakika sonra Ada da kutuya girmiş!
Ada top atıyor Alegra 'goool goool goool' diye bağırıyor. Artık birbirlerinin isimlerini söyleyebiliyorlar baya. Ada 'Agiyaaaa' diye çağırıyor Alegra'yı. Alegra da daha bir otoriter 'Ada Ada Ada', hadi hemen gel gibisinden :) En şeker an tabi ki Alegra'nın Ada'ya müthiş bir sevgi ile sarıldığı andı. İnsan çocukların koşulsuz, çekinmesiz ve hesapsız hareketlerini görünce niye hep böyle kalmıyoruz diye kara kara düşünüyor.
Cumartesi öğlen evden çıktık ve Bağdat Caddesine doğru yollandık. Ada'cım tabi arabada uyudu. Planımız her zamanki gibi Fenerbahçe parkının otoparkında Ada uyanana kadar beklemekti. Daha sonra da Ebru'larla buluşup yemek yiyecektik. Park edince hadi dedim gideyim de parkın içindeki kestaneciden biraz kestane alayım. Burak da Ada'nın başında bekliyor. Ben gittikten kısa bir süre sonra orta yaşı geçmiş bir çıft bizim arabanın yanından geçerken Ada'yı görmüşler. Onu arabada yalnız bıraktığımızı düşünüp (nasıl bişeyse) bağıra bağıra 'görüyo musun bak çocuğu da bırakmışlar böyle işte, cık cık cık' filan diye konuşmaya başlamışlar. Burak ben burdayım diyor ama yurdum insanı kendinden geçmiş. Tabi çocukcağız şamataya uyanmış. Hepi topu yarım saat ya uyudu ya uyumadı.
Bizim keyifler kaçtı tabi. Ada'nın uykusuzluğa dayanamayacağından o kadar emindik ki acaba doğrudan eve geri mi dönsek diye düşündük. Ebru'larla Suadiye'de buluşacaktık. Ada belki yine arabada uyur, uykusunu alır diye bir ümit o tarafa doğru yollandık. Yok ne çare çocukcağızın uykusu kaçtı bir kere. Neyse ne yapalım Ebru'larla buluşmayı öne aldık. Ada'cık idare ettiği kadar beraber oluruz diye düşündük. Yahu Ada bizi bir şaşırttı ki sorma gitsin. Önüne çorbası geldi mi zaten bizim oğlanın keyfine diyecek olmaz. Ali de sağolsun Ada'yı el altından ekmeklerle, yoğurtlarla besledi. Ada'nın niye keyfi kaçsın daha ne ister? Bu arada Cercis Murat Konağı'na gittik yemeğe. Mardin mutfağı, bir tane eksantrik olmayan yemek yok.
Pazar günü de aylardır planlayıp bir türlü gerçekleştiremediğimiz Hakman - Yavuz aileleri kavuşması yaşandı. Sina'lar uzun zamandır bize gelmek istiyorlardı. Bir onların işleri çıktı, bi ben zehirlendim filan derken yılan hikayesine döndü mesele. Her neyse en sonunda Pazar günü buluşmayı becerdik. Deniz abla kızımız olarak Ada'ya yol yordam gösterdi. Ada'nın gözlerindeki 'abla bu işler nasıl oluyor bi anlat bakiim' bakışları görmeye değerdi. Yedik içtik, pek güzeldi.
Her yağmurun ardından güneş açar hesabı yavaş yavaş umut ve neşe pıtırcıkları yeşermeye başladı içimde.
Cumartesi sabahı güzel bir kahvaltı yaptık evde. Sonra Burcu ve Alegra geldiler. Bizim bıdıklarda bir heyecan bir heyecan. Henüz birlikte nasıl oyun oynanır bilmiyorlar ama birbirlerini baya bir taklit edip eğlendiler. Mesela Alegra boş oyuncak kutusunun içine oturdu, bir de baktık iki dakika sonra Ada da kutuya girmiş!
Ada top atıyor Alegra 'goool goool goool' diye bağırıyor. Artık birbirlerinin isimlerini söyleyebiliyorlar baya. Ada 'Agiyaaaa' diye çağırıyor Alegra'yı. Alegra da daha bir otoriter 'Ada Ada Ada', hadi hemen gel gibisinden :) En şeker an tabi ki Alegra'nın Ada'ya müthiş bir sevgi ile sarıldığı andı. İnsan çocukların koşulsuz, çekinmesiz ve hesapsız hareketlerini görünce niye hep böyle kalmıyoruz diye kara kara düşünüyor.
Cumartesi öğlen evden çıktık ve Bağdat Caddesine doğru yollandık. Ada'cım tabi arabada uyudu. Planımız her zamanki gibi Fenerbahçe parkının otoparkında Ada uyanana kadar beklemekti. Daha sonra da Ebru'larla buluşup yemek yiyecektik. Park edince hadi dedim gideyim de parkın içindeki kestaneciden biraz kestane alayım. Burak da Ada'nın başında bekliyor. Ben gittikten kısa bir süre sonra orta yaşı geçmiş bir çıft bizim arabanın yanından geçerken Ada'yı görmüşler. Onu arabada yalnız bıraktığımızı düşünüp (nasıl bişeyse) bağıra bağıra 'görüyo musun bak çocuğu da bırakmışlar böyle işte, cık cık cık' filan diye konuşmaya başlamışlar. Burak ben burdayım diyor ama yurdum insanı kendinden geçmiş. Tabi çocukcağız şamataya uyanmış. Hepi topu yarım saat ya uyudu ya uyumadı. Bizim keyifler kaçtı tabi. Ada'nın uykusuzluğa dayanamayacağından o kadar emindik ki acaba doğrudan eve geri mi dönsek diye düşündük. Ebru'larla Suadiye'de buluşacaktık. Ada belki yine arabada uyur, uykusunu alır diye bir ümit o tarafa doğru yollandık. Yok ne çare çocukcağızın uykusu kaçtı bir kere. Neyse ne yapalım Ebru'larla buluşmayı öne aldık. Ada'cık idare ettiği kadar beraber oluruz diye düşündük. Yahu Ada bizi bir şaşırttı ki sorma gitsin. Önüne çorbası geldi mi zaten bizim oğlanın keyfine diyecek olmaz. Ali de sağolsun Ada'yı el altından ekmeklerle, yoğurtlarla besledi. Ada'nın niye keyfi kaçsın daha ne ister? Bu arada Cercis Murat Konağı'na gittik yemeğe. Mardin mutfağı, bir tane eksantrik olmayan yemek yok.
Pazar günü de aylardır planlayıp bir türlü gerçekleştiremediğimiz Hakman - Yavuz aileleri kavuşması yaşandı. Sina'lar uzun zamandır bize gelmek istiyorlardı. Bir onların işleri çıktı, bi ben zehirlendim filan derken yılan hikayesine döndü mesele. Her neyse en sonunda Pazar günü buluşmayı becerdik. Deniz abla kızımız olarak Ada'ya yol yordam gösterdi. Ada'nın gözlerindeki 'abla bu işler nasıl oluyor bi anlat bakiim' bakışları görmeye değerdi. Yedik içtik, pek güzeldi.
Her yağmurun ardından güneş açar hesabı yavaş yavaş umut ve neşe pıtırcıkları yeşermeye başladı içimde.
Sunday, September 26, 2010
Yazı
Bu sabah babamı gördüm rüyamda, ağlayarak uyandım. Babama sımsıkı sarıldım, 'seni çok seviyorum babacım, sen benim herşeyimsin' dedim. Uyandığımda bir daha babama hiç sarılamayacağım gerçeğinin çıplak soğukluğu sardı heryerimi. Babam öldüğünden beri yazılarını okumaya cesaret edemiyorum. Ama bu sabah onu o kadar çok özledim ki elimde kalan tek şey olan yazılarına sarıldım. Her kelime onu biraz daha çok özletti.
Ada uyandığında sımsıkı sarıldım ona. Çok hareketli bir çocuk olmasına rağmen sanırım o da üzüntümü anladı. Hiç kıpırdamadan bir süre kucağımda durdu. Sonra neşeyle oynamaya başladı. Şimdi Ada uyuyor. Bense ağlamaktan kendimi alamıyorum. Ölmek, yitmek, yok olmak çok garip birşey. Her ne kadar arkanda sözcükler, yazılar, anılar bıraksan da bir daha yeni bir cümle kurmamak, bir daha hiç sesinin çıkmaması, bir daha hiç şarkı söylememek... Ne olursa olsun geride kalanlara seni hatırlatacak birşeyler bırakmak hoş birşey. Ne mutlu bana ki babam bu dünyanın en güzel yazı yazan insanlarından biri idi ve bizlere birçok yazılar bıraktı.
İşte bu yazıyı o yüzden yazıyorum. Babam oldum olası yazı yazmamı istedi. Hiçbir zaman bu konuda bir baskı yapmadı bana (herhangi bir konuda bir baskı yapmadı zaten) ama içten içe bilirdim yazı yazmamı çok istediğini. Elimden geldiğince güzel yazılar yazıp evrene güzel izler bırakmaya çalışacağım. Fakat yazılar da fotoğraflar gibi. Bir daha hiç o yazıda düşündüklerinin bire bir aynısını düşünmeyeceksin, bir fotoğraftaki bakışının bire bir aynısı görülmeyecek bir daha. O an geçecek, değişeceksin. Yazılarla ilgili bir ikilem içindeyim. İnsan hayatı kişinin yazmaya değer bulduğu şeylerin yanı sıra bir sürü minik anıcık, bir iki satırlık düşünce ve anlık hislerle dolu. Yazı yazmak ve bunları arkanda bırakmak geride kalanlara çerçevesi belli bir resim çiziyor, sanki yaşadığın tüm hayat yazdıklarından ibaretmiş gibi. Ama ne yazık ki insan hafızası kısıtlı. Babamla yaptığımız uzun konuşmaları hatırlıyorum ama o konuşmalar sırasında cümle cümle ne söylediğini hatırlayamıyorum. Zamanla hafızamızda kalan ufak tefek anılardan başka birşey kalmıyor elimizde. Eğer ki geriye bıraktığımız yazılar varsa bunlar da dönüp dönüp tekrar okunacak, okununca bitecek, yeni sözcüklerin yerini tutmayacak bir diğer kalem olarak eklenecek anıların yanına.
Sunday, May 02, 2010
?!!???!!
Savaştan çıkmış gibiyiz. Ev dandini, her yerde Ada kafasını vurmasın diye koyduğumuz yastıklar var. Salaklık yapıp Sina'lardan geç çıktık. Eve gelirken Ada arabada uyumaya başladı. Eve vardığımızda saat 8e geliyordu. Ada'cığın uykusu bölündüğü için kafası çok bozuldu tabi. Apar topar mama yedirip banyo faslını atlayıp uyutma faslına geçtik. Fakat ne yazık ki şu anda pek mutsuz. Umarım Burak kazasız belasız uyutmayı başarabilir.
Acilen önlemler almamız lazım çünkü bu düzenle hem ben hem Burak kafayı yiyeceğiz. Haftasonları tam bir karambol geçiyor. Cumartesi ya da Pazar günü bir iki saatliğine birimizden birimiz Ada ile başbaşa vakit geçirmeli ki diğerimiz az biraz dinlensin. Bu şekilde ikimiz de tüm gün evde duruyoruz, ikimiz de çok yoruluyoruz.
Bu düzen içinde çocuk yapmak zaman zaman akıl karı gelmiyor. Annem uzakta, babam yakında ama durumu malum, Burak'ın annesi babası keza uzakta. Hem çalışıp hem de bir başına çocuk büyütmek hakikaten zor. Neziha'yı daha çok devreye sokmamız lazım.
Yapılması gereken o kadar çok şey var ki. Ada'nın yatağını değiştirmek lazım, Ada'ya oyun parkı almak lazım, evi güvenli bir hale getirmek lazım, dermatoloğa, endokrinoloğa, jinekoloğa, dişçiye gitmem lazım. Zayıflamam lazım. Yaşamaya yeniden başlamam lazım. Düzen kurmam lazım. Lazım da lazım...
Saturday, May 01, 2010
Saturday Night Fever
Bir Cumartesi günü daha bitiyor. Bugün 1 Mayıs idi. Kutlamalar Taksim'de yapılacağı için evden uzak durmaya karar verdik. Pınar'lara sığındık. Sabahtan Arnavutköy Fincan'da kahvaltı ettik, sonra da sahilde yürüyüş yaptık. Bebek sahildeki dairelerden birinin fiyatı 2.6 milyon dolar imiş. Bunun üzerine sistem, dünyadaki zengin insanlar vs. üzerine konuştuk.
Pınar'ların güzel ve aydınlık evinde bir öğleden sonra geçirdikten sonra akşam eve döndük. Kiralık ev arayışlarımız devam ediyor. Tüm bu tantanadan uzak, Ada için daha elverişli bir yer bulabilecek miyiz acaba?
Sırtımdaki siyah nokta gittikçe büyüyerek bir kist halini aldı ve canım yanıyor. Onu aldırmam lazım ama ne ara. Salı günü babamın doktor kontrolü var. Eğer herşey yolunda giderse sanırım bu Çarşamba kemoterapinin 2inci seansı olacak. Yarın Sina'lara gideceğiz, dayımlar buradalarmış.
Ada her geçen gün daha çok büyüyor. Rahatlıkla ayağa kalkıyor artık. Bir yaşına geldiğinde bizim desteğimizle yürür herhalde. İlk doğumgünü için özel birşeyler yapmak istiyorum. Bu konuyla ilgili araştırmalarıma şimdiden başlamam lazım.
Uzun zamandır televizyon seyretmediğimi fark ettim. Haber filan da takip ettiğim yok. Bir haberci sokakta yolumu kesip güncel gelişmelerle ilgili ne düşündüğümü sorsa en ufak fikrim yok, oracıkta utanır kalırım.
Ada uyudu. Şimdi birşeyler ısmarlayacağız.
Pınar'ların güzel ve aydınlık evinde bir öğleden sonra geçirdikten sonra akşam eve döndük. Kiralık ev arayışlarımız devam ediyor. Tüm bu tantanadan uzak, Ada için daha elverişli bir yer bulabilecek miyiz acaba?
Sırtımdaki siyah nokta gittikçe büyüyerek bir kist halini aldı ve canım yanıyor. Onu aldırmam lazım ama ne ara. Salı günü babamın doktor kontrolü var. Eğer herşey yolunda giderse sanırım bu Çarşamba kemoterapinin 2inci seansı olacak. Yarın Sina'lara gideceğiz, dayımlar buradalarmış.
Ada her geçen gün daha çok büyüyor. Rahatlıkla ayağa kalkıyor artık. Bir yaşına geldiğinde bizim desteğimizle yürür herhalde. İlk doğumgünü için özel birşeyler yapmak istiyorum. Bu konuyla ilgili araştırmalarıma şimdiden başlamam lazım.
Uzun zamandır televizyon seyretmediğimi fark ettim. Haber filan da takip ettiğim yok. Bir haberci sokakta yolumu kesip güncel gelişmelerle ilgili ne düşündüğümü sorsa en ufak fikrim yok, oracıkta utanır kalırım.
Ada uyudu. Şimdi birşeyler ısmarlayacağız.
Monday, April 12, 2010
Daraldım
Çok daraldım. Babam bugün ilk kemoterapi kürünü oldu. Beklediğimden daha iyi geçti tedavi, mide bulantısı olmadı allahtan. Umarım önümüzdeki günler daha iyi olur. Burak'ın işleri iyice sarpa sarmış durumda. Projedeki bir adam işin teslimatına bir hafta kala beni bu oyunda yok bilin, ben şiştim diyerekten pes etti. Bu durumda işler de Burak'ın üstüne kalmış oldu. Ada uyku konusunda iyice cozuttu. O konuda ne yapabileceğimizi bilemiyorum. Gece bir uyandı mı pir uyanıyor. Saatlerce sürüyor geri uyutmamız. Burak şu anda Ada'yı uyutmaya çalışıyor, bir yandan da birileri apartmanda deli gibi piyano çalıyor.
Karnım aç, günlerdir doğru düzgün yemek yemiyoruz. Ada'yı uyandırız korkusuyla ne yemek ısmarlıyoruz ne de mutfağa giriyoruz. Şu olağanüstü hal durumu ortadan bir kalksa artık. Parkeler gıcırdıyor, canımı sıkıyor. Tüm seslere düşmanım :)
Friday, April 09, 2010
Kısa Kısa
Uzun cümleler yazmaya halim olmadığı için son zamanlarda aklımdan geçen şeyleri karışık sırada yazıyorum. Niye mi? Rahatlamak için.
Bahar geldi. Babamda iştahsızlık başlamış, son birkaç günde kilo vermiş. Hakan'lar Londra'dan gelmişler, Pazar günü Cihangir tayfasıyla kahvaltı edeceğiz. Burak çok yoğun, iş yetiştirmeye çalışıyor. 18 Nisan'dan 24 Nisan'a kadar Ada ile başbaşayız, Burak o sırada Nottingham'da olacak. Annemin check up sonuçları iyi çıkmış, çok şükür. İngilizce klavye ile Türkçe yazmaktan nefret ediyorum. Ada hala uykusuz, geceleri uyandı mı uyumak bilmiyor. Cuma akşamüstleri yaşadığım heyecanı özledim. Gece çıkıp umarsızca içmeyi ve eğlenmeyi özledim. Bir mekana girdiğim zaman burası bizim mekan hissini özledim. Moda'yı özledim. Mırık'ı özledim. Ankara bana uzak geliyor nedense. Kemoterapi büyük ihtimalle Pazartesi günü başlayacak. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ada'nın doğumgünü yaklaşıyor. Yakın zamanda olabilecek kötü şeylerden korkuyorum, o yüzden de hayal kurmaktan çekiniyorum. Ankara'daki evimizi düşünüyorum bazen, balkondaki sardunyaların kokusu geliyor burnuma. Eymir'de babamla yaptığımız yürüyüş geliyor aklıma sık sık. Bütün gölün çevresini dolanmıştık, ne güzel bir gündü. Bazen zengin olmak istiyorum, sonra da çok param olsa neye harcardım ki diye düşünüyorum. Yemek yapmayı özledim. Bazen hep aynı günü yaşıyormuşum gibi geliyor. Özellikle Ada'nın rutini bunu pek bir derinden hissettiriyor. Ama sonra düşünüyorum, Ada doğmadan önce her gün farklı birşey mi yapıyorduk sanki. Herkes gibi akşam sevdiğimiz dizileri seyrediyorduk. Ama dışarı da çıkıyorduk canım. Karga'yı özledim. Karga'da sigara ve bira eşliğinde müzik çalmayı özledim. Güzel bir şarkı koyduğumda milletin gaza gelmesini özledim. Sarhoş olmayı özledim. Kilo veremiyorum, doğumdan sonra üzerimde kalan kiloları verememekten korkuyorum. Bu yaz karambole gidecekmiş gibi geliyor. Şimdiden bir sonraki yazın hayallerini kurmak geçiyor içimden. Eski neşem yok gibi, eskiden daha komiktim sanki. Bol bol komiklik yapar sonra kendi yaptıklarıma gülerdim. Sürekli birşeyleri erteliyormuşum gibi geliyor. Zaman çabuk geçiyor. Bir yandan ev arıyoruz ama uygun birşey çıkmadı henüz. Sonra hangi parayla taşınacağız diye kara kara düşünmeye başlıyorum. Ödeyeceğimiz borç aklıma geldikçe içim sıkılıyor hafiften. Sonra gelecek korkusu basıyor bazen. Ada için sağlam bir gelecek kurabilecek miyiz? Babamın kanser olması beni de ürküttü biraz. Benim de kendime dikkat etmem gerek. Kendi rahatımızı gözetmekten uzak duruşumuz bizi zora sokuyor bazen. Ada uyur uyumaz uyandı. Bugün öğleden sonra uykusunu da uyuyamamış. Akşam huysuzdu baya. Ona yardımcı olamamak canımı çok sıkıyor. Uyumayı öğrenemedi şu çocuk bir türlü. Ağlamasına dayanamıyorum. Ben de onu emzirmeden sakinleştiremiyorum. Eve geliyoruz, yemek yemiyoruz genelde. Ada'yı besle, Ada'yı yıka, Ada'yı uyut, Ada uyansın, sakinleştir, emzir uyut. Sabah kahvaltısını hazırla, işe git, eve dön, sonra hadi baştan. Sonra hastanede iken gördüğüm çocuklar geliyor aklıma, allahım ne kadar şanslıyız diyorum. Daha ne sıkıntılar var. Monitörün kölesi olduk, en ufak çıtırtıdan bile çekiniyoruz. Ada uyanıyor, uyanıyor, uyanıyor. Fame'i yeniden çekseler (dizi olarak) izlenmez mi? İzlenir bence. Karşı apartmanın bahçesindeki at kestanesi yapraklanmaya başladı, bizim deniz manzarasına birkaç aylığına evleda. Oturduğum 3 evde bir at kestanesi ağacına baktım. Biri Ankarada'ki evin bahçesine kendi ellerimizle diktiğimiz Muhlis, diğeri Şaşkınbakkal'daki evin bahçesindeki devasa at kestanesi (babam ona kestoş diyordu), diğeri de buradaki at kestanesi. Tansu'ların kızı yakında doğacak, henüz ismi belli değil, ama adı büyük ihtimalle Dora olacak. Bakalım nasıl bir tip olacak merak içindeyiz. Ayça stajyer olarak işe başladı, kıza asgari ücret veriyorlar. Allah kahretsin bu düzeni, insanların kanını, emeğini nasıl sömürüyorlar. Annem yakında profesörlüğe başvuracak. Yılların emeği. Bu yazdıklarımı kim okuyacak? Muhtemelen kimse. Rahatça yazıyorum o yüzden. Film festivaline gitmeyi özledim. Festival programını inceleyip, notlar çıkarıp bir sürü filme bilet almayı, sinemadan sinemaya koşturmayı özledim. Beyoğlunu özledim.
Subscribe to:
Posts (Atom)